Kayıtlar

2022 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Et Obducta Lucet

Taştan duvarları sahici mi yoksa kağıt mı? Belli olamayacak kadar boğuk içerisi. Sigara dumanı biraz ve storlar kapalı. Sokak lambasının turuncudan bozma ışıkları ufaktan vursa da aydınlatmıyor gerçekliği. Hava sıcaktan serine geçiş aşamasında. Dışarıda korna sesleri, genç kahkahaları, ergen küfürleri, amca tükürükleri ve köpek havlaması. İçerisi sessiz. Huzurlu bir dinlencenin mırıltısı ve bu mırıtlıda kendinden geçen kalbin sesi var yalnızca. Tenler sıcak, bakışlar sıcak, yürekler sıcak, hava serin. Gelecek daha serin. Gitmek gerek, gelmek gereken ana kadar uzaklarda olmak. Kalp atışı teklerken mırıltının huzuru kaçar. Sigara dumanı yakar bir çift gözü, diğeri alışık ezelden. Kırmızı ojeli tırnaklar güçlü kollarda gezerken nasırlı eller ince bilekleri okşar. Hiç beklenmedik yumuşaklıkta bir sevgi gösterisi. Bir o kadar yumuşak olan tek şey dudaklar, birleşir. Sıcak bir uyum, serinliğe ters, soğukluğa uzak. Kirpikler kıvranır, gözler açılır. Ela ve çikolatanın buluşumu, bir diğer yumu...

Gel, Git

Ekim serinliği sarmışken geceyi Kokun yanaşır saçlarıma Yüreğim titrer heyecandan Kirpiklerini arar dudaklarım Perde aralanana kadar   Sert bi’ poyraz yukarılardan Biraz sarı, çokça gri Kışın gelişi bahardan belli Göğsüme yayılıyor yokluğun serinliği   Gideceğini bile bile bu bekleyiş niye? Günlerin sonu gelirken nasıl olur “carpe diem”? Birlikte esrimek varken bu ayrılık neden?   Yıldızlar sönük, bulutlar dağınık Müziğin sesi kısık, gece karanlık   Gülümserken dolan gözlerim, bir sonraki baharı beklemedeyim…

Anın Diyalektik Kopuşu

Alımlı bir kaos Sinsice varoluşuma yanaşan  Alt eden tüm düzenimi ve  Sarsan doğru bildiklerimi... Aleme yeni bir bakış,  Siftah yapmış sanki zihnim;  Acemi düşünceler ormanında Saye altındaymışım onca vakit..  Alacakaranlık zamanı, Sahih güneş doğuyor şimdi Asenkron ruhuma, ufaktan; Soluk yerler parlıyor, Ak yerler kararıyor,  Sıvazlanıyor tinim Afili ve senkronize ritimlerle.                            Derken... Sineme saplanıyor sızı! Âli ve kimsesiz bulutlardan  Sıska bir şimşek gibi... Ayartıcı bir koku var burnumda, Serinlik yayılıyor derinlere: Apriori mi aposteriori mi? Sentetik mi analitik mi? Alevin harlı ateşi mi, Suyun hınzır pürüzsüzlüğü mü?  Aykırı fikirler ama aşina gibiler...  Sezgisel, duyumsal, dünyasal, Algısal kayboluşlar, Sallantılı hazlar ve Alımlı bir kaos Sinsice varoluşuma ya...

Erik Mevsimi

Kelime gel-gidi vardı yapraklarda Dalga dalga sıkışarak yayılıyorlardı Derme çatma bir realite oluşuyordu Farkı kalmamıştı zamanın tanrıdan Ne başı vardı ne sonu ne de varlığını hissettiriyordu Çarpık çurpuktu tüm duyumsamalar Yürek atışı mı erik çiçekleri mi kusmuk yeşili mi Eften püften yaratılışın eksik parçaları Çökelmişti en dibe kırık döküktü içim Parmaklarımın arasından dökülüyordu sanrılar Oyuklara dolan lekeler imzasıydı yırtılışın Geldim, gittim, derildim, çatıldım, Çarptım, çurptum, eftim, püf oldum.. Çorak sandığım topraklar yıkandı gözyaşıyla Karanlık sandığım geceler güneş oldu yaralarıma Soğuk sandığım uzaklar sıcacık etti içimi Ve bir filiz pörtledi iğreti kuluçkasının ortasından Gözlerime gökyüzü oldu, ruhuma ateş Geçmişe rest, geleceğe umut, şimdiye yamaç Harladı sönmüş bütün hislerimi Açtı erik çiçekleri      

Ad Astra

Mum ışığında gevşiyor sanki Gaia  Turuncu bir gece hakim yukarıda Bölük pörçük bulutlar ama açık seçik ay  Yıldızlar soluk birer gömü gibi aralarda parıldıyorlar  Yamaçtan aşağı bir belirip bir kaybolan ateşböcekleri misali  Yerin ve göğün yüzleri farklı sanki, arada bir filtre  Kendine akışkan tepeler, pıhtılaşıp çökmüş yer Battıkça batan insan, gözleri gökte  Bir rüzgar sesine tutunup gitmek istercesine  Ikınıyor sanki doğa; üzgün, kırgın, sinirle İvedi bir boşalma gerekli, ama nereye?  Aşağısı yukarısı yok, evren sonsuz, yönsüz, yansız..  Çalakirli her zerresi insan elinin değdiği  Kutsal sayan kendini, en büyük günahı evrenin halbuki Mağlubiyetlerden hallice bir galibiyet nemi var sanki, ufak bir sezi... 

Ömür

Resim
Işığında oturmalık mumlarım var benim  Sessizce kaybolmalı karanlıklarımda Kollarında dans etmelik müziklerim var benim  Göğsünde okumalı şiirlerimi Avcunda ısınmalık ellerim var benim  Boynuna dolanmalı kollarım Sana gelmesi gereken adımlarım var benim  Nefesine karışması gerek nefeslerimin Kokunla uyumalık gecelerim var benim  Gözlerine uyanmalı sabahlarım Saymamız gerek yıldızlarımızı, sonsuzca Doğurmamız gerek güneşleri, hiç batmamacasına Koynun yuvam olsun, kelebek ömrü kadar... 

Ad İnfinitum

Vermek mi? Uykundan, zamanından, kendinden; olur olmaz demeden Sonunu düşünmeden her şeyini vermek… Almak mı? Yoksa çalmak mı karşındakinin zamanını? Ne verilirse onu sorgulamadan, benimsercesine… Uymak mı? Ona doğru koşturmak tökezleye tökezleye, O da gelir mi gelmez mi diye düşünmeden… Tanımak mı? Kendinden önce onu, her şeyiyle Bilmek, öğrenmek ve benzemek ona zamanla… Açmak mı? Ruhunu, bedenini, kalbini, düşüncelerini Saf bir inançla güvenerek… Kapanmak mı? Dışarıya, başkasına, kendine Ondan başka her şeye rest çekercesine… Onu sevmek değil ona hapsolmak, Sevgiyle kanatlanacağına kendine kelepçe vurmak. Oysa sevmek; Kendinden vermek ve ondan almak Verdiğin kadar uykunu, zamanını, enerjini, sevgini... Tanımak hem kendini hem onu Hem de ayak uydurmak birbirine... Açmak kalbini ona ve izin vermek sana açılmasına Kapamak gözlerini ve dağılmak sonsuzluğa Birlikte...

00.19

Gözlerim arıyor kuzey yıldızını, dizlerim uyuşmuş Dudaklarım kurumuş ve yanaklarım nemli Pejmürde bir karanlık taşıyor Geceden sokaklara, turuncu ve siyah Sokak lambasının altındaki Buğulu, serin ve kompleks bir sis sanki  Köpek sesleriyle parçalanan Rüzgarlı bir sessizlik  Saç tellerimde koşturup Kaktüs dikenleriyle dalaşan Uzaklarda gelen motor gürültüsü Ansızın, keskin, dağınık Bir yerlere gidiyor birileri bir yerlerden  Yetişme telaşı zayıf, zaman akışı yavaş Ve işte doğanın yaşam emaresi! Böcekler dans ediyor sahte ateşin altında Belki de ciddi bir toplantı bu  Düğün, savaş, eğlence, gösteri..? Gece ilerliyor zaman içinde, çaktırmadan, usulca Uyku bastırıyor ağırdan, kahve yapmak zor... Tabiatın devinimleri böcekler, rüzgar ve Davetkar göz kırpışlarıyla göğe çağıran yıldızlar...

Aşkın Gece Hali

Resim
Uykulu gözlerin kapanırken geceye; Gökyüzünde bir yıldız olmak isterdim, Pencerenden seni seyreyleyen Kabuslarına aydınlık, korkularına güç Ve boynuna ince bir tül, zarif... Pervazdan süzülen rüzgar olmak isterdim, Bahçendeki kırmızı güllerin kokusunu alıp Saçlarını okşayan, dudaklarında gezinen Ve tenine sinen, sakince... Irmağın şarıltısına karışan yaprak hışırtısı olmak isterdim, Kulaklarından zihnine süzülüp Kalp atışlarına huzur veren, Doğanın koynunda uyurcasına... Ve mahmur gözlerin açılırken yeni güne Kehribarda kalakalmış kelebek misali Abanoz bakışlarında derinlere inmek ve Kirpiklerini öpmek isterdim, güneşten önce.

Gibi

Cenin modu faydasız...  Üşümek istiyor bedenim ve terlemek. Uyumak istiyor zihnim ve güneşlemek. Tavanı izlemek istiyor gözlerim Ve gökyüzünü seyretmek. Kapanmak istiyor ellerim yüzüme Ve sarılmak belime. Boğazım gıcıklanıyor, Dökülmek isteyen kelimelerle dolu gırtlağım. Midem kaşınıyor, İçeride bir telaş hakim, kelebekler sessiz.. Bağırsaklarım kaygılı, Ayak basılmış mayın misali. Ciğerlerim şaşkın, Göğüs kafesim mi daraldı sanki? Ayaklarım üşümüş... Halbuki Nisan da yeni gelmişti. Başım ağrıyor, Saat de gecenin ikisi ve karanlık içerisi halbuki. Sessizliğin kulak tırmalayan uğultusu Karıncalandırıyor göz sinirlerimi. Acıyana kadar sıkıyorum göz kapaklarımı ve Merhaba gri duvar, az önce daha beyazdın gibi? 

Bulutlarda Buluşalım

Teslim ettin bana kendini, Her türlü bulamaçtan sıyırıp derini Ardında sayıklayan yorgun kalbini açtın bana Parmak uçlarımızda uçuşan sevgi taneciklerinin hızlandırdığı. Doğa ananın bir tek senin gözlerine layık gördüğü O minik parçalı yeşiller lazım bana, dedin, sakinleşebilmem için, Teslim ettim sana kendimi. Bedenim değil söz konusu olan tabi ki Tenden parmaklıkların ardında uyuklayan Yumuşak bir bakışla çözülmeyi bekleyen buzdan hislerim Erimiş çikolata kıvamında döküldü parmaklarına İndigo mavisine ihtiyacım var, dedim, huzur bulabilmem için En pürüzsüz tonunu verdin.. Boyun eğdim sana ben. Göğsüne dayadım zihnimi umarsızca Avuçlarına bıraktım yanaklarımı gözlerim kapalı Zincire vurdum aykırılıklarımı ve gülüşünle bezendi kalbim Yabani çöllerde savrulan bir avuç kum misali Aşına aşına taşlaşmış parçacıklarım çözünmüş sıcaklığında. Boyun eğdin bana sen, Çözüverdin dizlerinin bağını bilinçlice Düşüverdin önüme, karnım destek oldu başına Okşadım saçlarının dalgasını gece sahilde dola...

Kıyıdan Uzağa

Zamanın kıyısında uzanmış Andan bağımsız varoluşlardayım. Ne buradayım ne başka yerde, Buradayım ama başka yerdeyim de.   Gecenin kıyısında sere serpe Yorgun düşmüş iç sesim… Rüzgar mı fısıldıyor boynuma, Öpücük öncesi soluğun mu, serin?   Günlerin kıyısında uykulu Göğü izliyorum kısık kısık. Gri mi bulutlar, mavi mi gök? Bilmem, seni görüyorum ben.   Yaşamın kıyısında kıvrılmış, Kelebek olmuş tırtıl, kollarının arasında. Gün geceye evrilmiş, gece uykuya. Sıcak, yumuşak, huzurlu bir rüya…